banner392
“Kur’an’ın kâinattan yaptığı bahis, Hâlikın sıfatlarını ispat ve izah içindir.” Yâni mânâ içindir. İlahî mânâya ermek için, ilâhî anlamı yakalamak için. Ruh hükmünde olan mânânın kılıfıdır maddî olan, görülen dokunulan her şey…
Hz. Âdem’in gördükleri, dokundukları, içinde hem-hâl ve haşir-neşir oldukları her şey; bir mânayı gösteriyor. Ona delâlet ediyor, ona götürüyor. Yâni mânaya eriştiriyordu.
Aynen onun gibi bugünün insanlarının gördükleri, dokundukları, içinde hem-hâl ve haşir-neşir oldukları her şey de aynı mânayı gösteriyor. Ona delâlet ediyor. Ona götürüyor. Yâni aynı mânaya işaret ediyor.
Çünkü madde beden, mâna ruhtur. Ruhsuz beden olmadığı gibi, madde de mânasız olmaz.
Madde değişir, başkalaşır, erir, biter tükenir. Fakat onun ruhu olan mâna değişmez, başkalaşmaz, erimez, bitmez tükenmez, madde dışı bir şey olan ruh; birdir. Suyun bir olduğu gibi.
Nasıl ki su; girdiği kabın şeklini alır. Rengini alır. Biçimine bürünür. Ruh da onun gibidir. Yâni rûhun şekli şemaili yoktur. Rengi mengi yoktur. Parçalanmaz, ayrılmaz, eskimez. Kısaca kelimeyle ifade edilmez bir şeydir.
İşte mâna da ruh gibi. Ezelden gelir ebede gider. Bu bitmez tükenmez yolculuğunda zaman-zemine göre, kılıktan kılığa bürünür. Renkten renge girer. Ama hep olduğu gibi kalır. Mâna da ruh gibidir. Mâna şuur sahibi olsa bir bakıma o da bir ruh olur. Zaten mâna; maddenin ve hareketin ruhu hükmündedir.
Lâfız ve delâlet ettiği madde değişse de hepsinin mânası bir. Ve o BİR’e bakıyor. O BİR’i gösteriyor.
Velhâsıl mâna; lezzetin tuzu biberi oluyor. Tuzsuz bibersiz yemek nasıl lezzetsizse, mânası keşfedilemeyen her şey, her madde de tatsız tutsuz bir yemek sayılır. Belki karın doyurur ama lezzet alınmaz. Mecbur olmadıkça peşinden koşulmaz. Dâva edilmez. Ruhsuzluk talep edilmezliği doğurur. Mânasızlık isteksizliği sonuç verir.
İki kâinat iç içe. Biri zarf, diğeri mazruf. Biri iç öteki dış. Biri zarflanan, muhafaza ve koruma altına alınan mazruf. Diğeri örten, koruyan ve muhafaza eden zarf.
Her iki kâinatın kendileri zarf…İçindekiler, ihtiva ettikleri, içerdikleri mâna, anlam ise mazruf…Kaplayan ve kaplanan. Örtülen ve örten. İç ve kabuk misâli.
Kevnî kâinat, içinde bulunduğumuz, taşıyla toprağıyla mevcut olan âlem…Kelâmî kâinat; içinde harfler, satırlar, paragraflar, sahîfeler bulunan âlem.
Biri çekirdek, diğeri ağaç hükmünde. İkisi de birer mâna, birer anlam, birer ruh taşıyor içlerinde.
Ruh mu mânadan, mâna mı rûhdan? Orası ayrı bir konu. Ama bir gerçek var ki ortada. İkisi de mânaları için var edildiler aynı ortamda.
Maddî âyetler, deliller olan kevnî, somut kâinat ile, yine maddesel âyetler, deliller olan kelâmî / sözel, söz ve lâfız kâinatı bir tek şey için yaratıldılar. Mâna için, rûh hükmünde olan anlam için.
İşte ulu Yaratıcı yüce Allah kâinatın somut dili ile yâni lisanı hâliyle bir şeyler fısıldıyor insan olan insana.
İşte ulu Yaratıcı, yüce Allah evrenin ikinci somut lisanı olan Kur’an kâinatiyle yine bir şeyler dokunduruyor insan olan insana.
Kısaca ey erenler! İki kâinat kitabının cümlelerinde söz konusu olan şey insanın saadetidir. Ama bu; anlama saadetidir. Farkına varış, ayırdına eriş saadetidir.
Demek ki aziz okur! Saadete eriş; mânaya varıştır. Gerçeğe ulaşıştır. İşte bu mânaya erişemeyenler, bu maksuda varamayanlar, her iki kâinat ağacından mâna meyvesini devşiremeyenler; gerçek saadeti bulamamış, hakikî mutluluğa erememiş bedbaht kişiler, kişiliklerdir.
Bir kere daha tekrar ediyorum: Saadet; mânayı anlayıştır. Anlama eriştir. Daha doğrusu mânayı yakalayış, anlamı elde ediş; saadetin hem de iki cihan saadetinin buluştuğu, örtüştüğü, eriştiği bir yer, manevî bir mekan, yüksek bir makam. Kısaca insan oluş keyfiyetidir.
Misafir Avatar
İsminiz
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×

banner341

banner370

banner375

banner379

banner373

banner339

banner376

banner398

banner346

banner149

banner378