banner366
 Fakat “kısas” hükmünü; öldürülenlerin yakınları yerine getirmeye kalkıştıkları takdirde, nasıl bir kaos ve karışıklığın doğacağı; bunun nasıl istismara açık olacağı açıktır.
İşte bu yüzden, klâsik tefsirler ağız birliği etmişçesine kısasın tatbikinin devlete ait olduğunu belirtirler. Devlet yapar yapmaz; o ayrı bir konu.
Bu durum kişiye, kendi başına kısas yapma hakkı vermez. Demek ki devlet olmasa, devlet boşluğu olsa bile, kişi kendi başına hakkını almaya kalkamaz. Kalkarsa ikinci bir katil suçu işlenmiş olur. Bunun böyle olduğuna dair İslâm tarihinde örnekler vardır. Fakat sözü uzatmak istemiyorum.
Bu âyeti açıklayan müfessir ise, bütün bu yerinde nakillerden sonra, bütün samimiyetiyle “bana göre” diyerek âyete şöyle keyfî bir açıklama getiriyor: “Bir müslüman; İslâm düşmanı bildiği birini öldürürse, katil sayılmaz!”
Buyurun cenaze namazına! Bunun ne kadar yanlış bir anlama, ne denli yanlış bir yorum olduğu meydandadır. Üstelik bu fetvadan hareketle nice cinayetlere yeşil ışık yakıldığı, izaha ihtiyaç bırakmaz.
Bundan anlaşılıyor ki, aziz okur! Mâlûmat ayrı, ilim daha ayrı bir şey. Bilgi edinmek mâlûmat; bilgiyi kullanabilmek ise ilimdir.
Herkes, her mes’eleyi bilebilir ama herkes, her konuyu anlamayabilir.
İşte bazı âyeti kerîmeler çok incelikleri içeren bir mahiyet arzediyor. Bunların anlaşılmasındaki yanlışlıklar; özellikle devlet-vatandaş ilişkilerinde yanlış tutum ve davranışlara yol açabiliyor. İç-dış siyasete bakışta yanlış görüşlere sebebiyet verebiliyor.
Bu ise samimi fakat muhakemesiz kişileri olmayacak hareketlere -terör gibi- yöneltebiliyor.
Nitekim 1925 yılında patlak veren “Şeyh Sait İsyanı” da, bir yönüyle bazı hususlarda İslâmın yanlış yorumlanmasının yol açtığı çok tehlikeli bir çığır olmuştu.
İşte 15-16 ciltlik hacimli eseri, Arapçadan Türkçeye de çevrilen, son zamanların çok muhterem müfessiri, bu âyeti işlerken, biraz evvel belirttiğim gibi, önce klâsik tefsirlerden sırasıyla alıntılar yapıyor. Sonra da konuyu şahsî ve keyfî biçimde noktalıyordu. Sonuç mâlûm.
İşte bunlar, kulağa hoş gelen yorum tarzlarıyla, kitleleri peşlerinden sürüklemesini bilmişler. Fakat toplumun; bu baktırışlarıyla gerçek kurtuluşa eremeyeceklerini bir türlü anlayamamışlardır.
İşte kıyamet de bundan kopmaktadır. Bu isabetsiz görüşler, bu görüşlerden hareketle ortaya konan, bozuk davranış biçimleri; İslâmdan sanılarak, sonuçta İslâm öyle sanılmış. Haksız yere İslâm, töhmet altına alınmıştır.
İşte burada kör dövüş başlıyor.
Doğru sanarak, yanlış yöntemler önerenler; kitleleri harekete geçirerek peşlerinden sürükleyenler; onlara olmadık işler yaptıranlar; işi tedhiş ve teröre kadar vardıranlar; bütün bunları İslâmın gereği sanıyorlar.
Ki bu büyük bir yanılgıdır.
Böylelerinin İslâm adına hareket ettiklerini duyanlar.
Böylelerinin İslâmın böyle istediği için böyle yaptıklarına şahit olanlar.
Böylelerinin İslâmı böyle yorumlamalarıyla karşılaşanlar.
İslâmı öyle sanıyorlar ki bu da büyük bir yanılgıdır.
Böylece İslâma -bilmeden- aslından, özünden uzak çok farklı bir görüntü kazandırıyorlar.
Tabî bu da İslâmın -maalesef- kötü ve yanlış anlaşılmasına ve tanıtılmasına yol açıyor.
Oysa İslâmiyet ne onu temsil edenlerin anladığı gibi, ne de bu temsilcileri görenlerin zihinlerinde uyanan imaj gibidir.
Hiçbiri değil.
İslâmı İslâmdan İslâm olarak öğrenmek gerek.
Kur’anı Kur’andan Kur’an olarak öğrenmek gerek.
İslâmın ve Kur’anın kendi özünde ve ruhunda olan, yeterli bakış açısının dışındaki görüşlere ihtiyacı yok.
Misafir Avatar
İsminiz
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×

banner370

banner375

banner379

banner373

banner376

banner398

banner346

banner149

banner378