Zonguldak denince aklınıza sadece kömür geliyorsa, henüz bu şehrin güzelliklerinden haberdar değilsiniz demektir. Ama hiç merak etmeyin. Bu yazı ile sizi, Zonguldak’ın en güzel ilçelerinden biri olan Ereğliye götüreceğiz. Ve hiç kuşkunuz olmasın birazdan karşılaşacağınız tüm güzellikler, bu şehre başka bir gözle bakmanızı sağlayacak.
 
Yazı ve Fotoğraflar: UĞUR TATAR
 
Eşim Saliha ile birlikte, Gebzeden yola çıkıp 4 saatlik bir otobüs yolculuğu ile Ereğliye varıyoruz. Ereğli, tarihi M.Ö. 2500lü yıllara kadar uzanan kadim bir kent. Antik Yunandan Osmanlı’ya birçok medeniyet bu topraklara unutulmayacak izler bırakmış. Nereye baksak tarihi bir kalıntı, zamana meydan okurcasına bizi selamlıyor. Böylesine derin kökleri olan bir tarihten etkilenmemek mümkün mü?
 
Peki, Ereğli bize ne vaat ediyor? Ereğliye neden gitmeliyiz? Ereğliye gittiğimizde mutlaka görmemiz gereken yerler var mı? İşte bu yazıda, bu sorulara cevap arayacağız.
 
Keşfedilmemiş Hazineler Sizi Bekliyor
 
Ereğli, Zonguldak’ın en kalabalık ilçesi. Ama bu topraklarda fazla olan şey sadece insanlar değil. Bu kadim kent, bünyesinde birçok hazine” barındırıyor! Bu yüzden köklü bir geçmişe sahip her kent gibi Ereğliyi de birkaç günde layıkıyla gezmek pek mümkün değil. Üstelik Ereğli, sizin farklı gezi planları yapmanıza olanak sağlayacak kadar zengin bir bölge. Eğer iflah olmaz bir maceracıysanız etkileyici doğal güzellikleri seyretmek, yeşille hemhal olacağınız rotalarda yürüyüş yapmak ve huzur veren kamp alanlarında konaklamak bu kentin tabiatına âşık olmanızı sağlayacaktır. Öte yandan eğer araştırmacı bir ruhunuz varsa köklü tarihi geçmişi mercek altına almak, bölgenin kültürel değerlerinin izini sürmek ve hayranlık uyandırıcı jeolojik mirasları keşfetmek sizi fazlasıyla cezbedecektir.
 
Anlayacağınız Zonguldak’ın yeşil incisi Ereğliyi keşfetmenin bir değil, birden çok yolu var. Bu yüzden bu yazıda, sizi keyifli bir Ereğli yolculuğuna çıkarırken sadece kendi izlediğim rotayı baz aldığımı unutmayın. Hazırsanız, gezimiz başlasın!

 
Bir Buçuk Asırlık Tarihin Şahidi: ÖLÜCE DENİZ FENERİ
 
Küçüklüğümden beri deniz fenerlerine karşı hep bir ilgim olmuştur. Sarp yamaçların ucunda ya da kayalıkların üstünde yükselen, adeta bir masaldan fırlamış gibi gözüken deniz fenerleri beni öyle büyülerdi ki, orada, deniz fenerinin içinde olmayı tüm benliğimle isterdim. Bu yüzden herhangi bir yerde tarihi bir fener olduğunu öğrendiğim vakit, orayı muhakkak gidilecek yerler” listeme yazarım. Tahmin edebileceğiniz gibi Ereğliyi keşfetmek istememin en büyük sebebi de buydu. Yani 160 yıldır sapasağlam ayakta duran Ölüce Deniz Feneri!
 
Deniz fenerinin ismi yapıldığı yerden, denizciler için hem stratejik hem de korkunç bir nokta olan Ölüce Burnundan geliyor. Doğal bir liman olan Ölüce Burnu, tarih boyunca birçok geminin ve denizcinin mezarı olmuş. Bir asırdan fazla bir zaman boyunca gemilere kılavuzluk eden Ölüce Deniz Feneri, işte bu yüzden çok önemli.
 
1863 yılında Fransızlar tarafından yaptırılan bu deniz fenerine ulaşmak hiç de kolay değil. Kemer Mevkiindeki Korubaşı mahallesinden ulaşılabilen deniz feneri için yaklaşık 40 dakika boyunca dik, engebeli ve dar bir patika yolu tırmanmanız gerekiyor. İki tarafı sık ağaçlarla çevrili ve adeta bilinmeze doğru giden bu yolda normal şartlarda kaybolmanız işten bile değil. Ama Hansel ve Gratel misali elektrik direklerini takip ederek kolaylıkla deniz fenerine ulaşabilirsiniz.

 
Biz bu zor yolu tırmanmak için kendimizi hazırlarken, imdadımıza rehberimiz Emre yetişiyor. Sıradan arabaların çıkamayacağı bu yolda, 4x4 bir arazi aracıyla rahatlıkla ilerliyoruz. Tabii rahatlıkla derken lafın gelişi. Yol öyle bozuk ki koltukta rahat oturamıyoruz bile. Hop oturup hop kalkıyoruz desek yeridir.
 
Yeni keşfedeceğiniz bir yeri, bilen insanlarla gezmenin keyfi başkadır. Zira sizin normal şartlarda göremeyeceğiniz şeyleri de keşfetmenizi sağlarlar. Yolun yarısına gelmişken rehberimiz Emre, büyük bir fındık bahçesinin önünde arabayı durduruyor ve tepeyi gösteriyor.
 
Fındık ağaçlarının arasından göğe doğru yükselen üç dev taş, yöre halkının verdiği isimle Dede Taşlar” bizi karşılıyor. Güzellikleri Kapadokyadaki meşhur “Üç Güzeller”den aşağı değil. Etrafımı saran ağaçlarla adeta bir orman denizinde gibiyim, masmavi gökyüzünde güneş ışıldıyor ve karşımda üç dev taş beni selamlıyor. Bir an için kendimi Tolkienin Orta Dünyandaymış gibi hissediyorum. Ama sonra çabucak toparlanıyorum ve buraya ne için geldiğimi kendime hatırlatıyorum.


Deniz fenerine çok az bir yolumuz kaldı, bu yüzden daha fazla oyalanmak istemiyorum. Tekrar arabaya binip kısa bir yolculuktan sonra deniz fenerine yakın bir noktada arabayı bırakıyoruz. Geriye kalan 50-100 metrelik yolu yürüyeceğiz.
 
İçim kıpır kıpır, deniz fenerini göreceğim için çok heyecanlıyım. Birkaç tane de güzel fotoğraf çekersem muradıma ererim diye düşünürken deniz fenerinin kapısının kapalı olduğu gerçeği ile şok oluyorum. Önüm dikenli tellerle, etrafım sık çalılık ve ağaçlarla çevrili. Deniz fenerini gören tek bir nokta yok. Demir kapının arasından uygun bir açı arıyor ve deniz fenerini çekmeye çalışıyorum. Tabii ki hayal ettiğim hiçbir fotoğrafı çekemiyorum.

 
Bunca yolun sonunda bununla karşılaşmak beni büyük bir hayal kırıklığına uğratıyor. Rehberimiz Emre bunu fark etmiş olacak ki bize bir sürprizi olduğunu söylüyor. Rehberimiz önde, biz arkada geldiğimiz yolu geri yürüyoruz ve bir başka patika yola giriyoruz. Kısa bir süre sonra Karadenizin gökçe dalgalarının kayalıklara çarpma sesi kulağımızda yankılanmaya başlıyor. Derken hiç beklemediğim bir manzara ile karşılaşıyorum. Gerçekten görülmeye değer bir manzara bu. Ürkütücü olduğu kadar mistik görünen kocaman bir kayanın üzerinden, yeşille mavinin harman olduğu bu manzarayı seyre dalıyoruz. O an anlıyorum, bunca yolu boşuna gelmediğimi. Bir süre boyunca hiç konuşmadan manzaranın tadını çıkarıyoruz.


Daha sonra rehberimiz Emre, bize bu bölge hakkında bilgi veriyor. Enteresan bir şekilde bu bölgede her kayanın bir ismi var. Sıra Taşlar”, Yumru”, Koca Kaya”, Delikli”… Ama en ilginç olanı “Gargucak” denilen kayalık alan. Balıkçılar kayalardan kayalara ipten köprü bile yapmışlar bu alanda. İnsanın aşağı inip o kayalardan birinde oturup saatlerce denizi seyredesi geliyor. Gerçekten öylesine büyüleyici bir yer burası! Ama görülecek çok yer var. O yüzden birkaç hatıra fotoğrafından sonra geri dönüyoruz.


Rehberimiz Emre, bizi uğurlamadan
önce bölgenin suyundan içmemiz konusunda ısrar ediyor ve mahallenin çeşmesinin başına getiriyor. Çeşmeden akan buz gibi kaynak suyu içimi ferahlatırken bir sonraki durağımızı düşünüyorum. Günümüzde suyu kaynağından alıp başka bir yerde çeşmeden akıtmak hiç de zor bir şey değil. Peki ya, bundan binlerce yıl önce? İşte şimdiki durağımız bu sorunun cevabı niteliğinde!

 
Anadolu’daki Su Medeniyetinin İzleri: ROMA DÖNEMİ SU KEMERLERİ
 
Su… Bu iki harften oluşan tek heceli basit kelime, karmakarışık bir vücut sistemi olan insanoğlunun var olabilmesinin yegâne sebebidir. Cennetin yeryüzündeki yansımalarından olan İstanbulun tarihine şöyle kısaca bir göz attığımızda, susuz kaldığında halkı için cehennemden farksız bir hale geldiğini görürüz. Kanuni Sultan Süleyman Han’ın susuzluk sorununu kökten çözmek için Mimar Sinana yaptırdığı “Kırk Çeşme Tesisleri”nin aynı dönemde yapılan Süleymaniye Camiinden neredeyse iki kat daha fazla para harcanarak yapılması, suyun vazgeçilmezliğinin altını çizmesi bakımından oldukça önemlidir.
 
Binlerce yıl önce suyun yönetimi, depolanması ve dağıtımı birçok medeniyetin gelişmesine yön vermiştir. Tarihin doğuşundan beri ekonomik, sosyal, kültürel ve ekolojik birçok karar suya göre verilmiştir. Suyun bol olduğu yerlerde uygarlıklar gelişmiş, medeniyetler refaha kavuşmuştur. Bulgaristandan Almanyaya, İtalyadan İspanyaya dünyanın birçok noktasında inşa ettiği su kemerlerini düşündüğümüzde Roma İmparatorluğunun suya verdiği önem apaçık bir şekilde ortadadır. Ülkemize geldiğimizde Valens Su Kemeri ya da Aspendos Su Kemeri gibi çok etkileyici örneklerle karşılaşırız. Onlar kadar büyük olmasa da en az onlar kadar etkileyici gözüken, Roma dönemine ait bir başka su kemeri ise Ereğlinin Balı Mahallesinde bulunuyor.


Ölüce Deniz Feneri
nden sonra rehberimiz Emreye veda ediyoruz. Bu sefer herhangi bir aksilikle karşılaşmamayı ümit ederek, bizi Roma Dönemi Su Kemerlerine götürecek olan yeni rehberimiz Merveyi bekliyoruz. Şanslıyız, hava oldukça güzel. Rehberimiz Merve, kısa bir süre sonra gelip bizi arabasıyla alıyor ve yola koyuluyoruz. Yolda, rehberimizin su kemerleri hakkında verdiği bilgileri dinliyoruz. Roma İmparatorluğu, stratejik bir öneme sahip olan Ereğliyi M.Ö. 70li yıllarda aldıktan sonra bölgenin su ihtiyacını karşılamak için M.Ö. 60lı yıllarda bu su kemerlerini yaptırmış.
 
Yol boyunca farklı noktalarda karşımıza çıkan Roma Dönemi Su Kemerleri” tabelası heyecanımı daha çok arttırıyor. Ölüce Deniz Fenerinden Balı Mahallesine gelmemiz 15-20 dakika sürüyor. Rehberimizden su kemerlerinin mahallenin dışında, ormanlık alanda olduğunu öğreniyoruz. Yer yer asfalt olsa da çoğunlukla topraktan oluşan yaklaşık 1 kilometrelik bir yokuştan oluşan bu yolu yürümek istediğimi söylüyorum. Zira iki tarafı da ormanlık alanla kaplı bu yolda yürümek, gerçekten çok keyifli olacak gibi gözüküyor.
 
Eşyalarımızı alıp yürümeye başlıyoruz. Aralarında kestane ve böğürtlen ağaçlarının da bulunduğu envai çeşit ağaç etrafımızı çevirirken hemen üzerimizde uçan arı kuşları, yer çekimine meydan okuyan danslarıyla bizi selamlıyor. Henüz su kemerlerine gelmeden karşılaştığımız bu masalsı atmosfer beni oldukça etkiliyor ve su kemerlerini görmek konusunda sabırsızlığım iyice artıyor.

 
Ve işte nihayet karşımdalar! Ormanın ortasında yükselen, tabiat ile bütünleşmiş su kemerleri tüm ihtişamları ile hala dimdik ayakta duruyor. Aramızda 15-20 metre ya var ya yok. Birkaç fotoğraf çektikten sonra su kemerlerine yaklaşmak konusunda içimde karşı konulmaz bir istek duyuyorum. Yaklaştıkça insanların sesleri yavaş yavaş azalmaya başlıyor ve ormanın huzur verici sessizliği her yeri ele geçiriyor.

 
İlk bakışta etraftaki ağaçlardan başka hiçbir canlılık emaresi yok gibi gözüküyor. Su kemerinin altından geçer geçmez farklı yaşam belirtileri kendini göstermeye başlıyor. Sanki farklı bir dünyaya geçiş yapmış gibi hissediyorum. C. S. Lewis burayı görmüş olsaydı, Narnia’nın geçiş kapılarından birinin burası olmasına karar verirdi diye düşünüyorum. Derken önümden masmavi bir kızböceği geçiveriyor. Ardından bir başkası, sonra bir başkası daha. Sık ağaçlıklardan süzülen güneş ışınlarıyla dans eden bu kızböcekleri, sanki bir masal dünyasındaymış hissini daha da güçlendiriyor. Binlerce yıllık bu taşlara dokunduğumda içimi büyük bir huzur kaplıyor. Buranın gerçekten çok huzur verici bir atmosferi var. Bıraksalar saatlerce burada vakit geçirebilirmişim gibi geliyor. En son bu hissi, Bergama Akropolü’ndeki antik tiyatroda yaşamıştım. Bu yüzden Balı’daki Roma Dönemi Su Kemerleri’ni de “Huzur Verici Tarihi Yerler” listeme ekliyorum. Tarih ve tabiatın iç içe geçtiği bu manzaranın keyfini biraz daha yaşayıp bir gün tekrar buraya gelmeyi umut ederek ağır adımlarla buradan ayrılıyorum.
 
Artık iyiden iyiye karnımın acıktığını hissediyorum. Şu an tek ihtiyacım olan şey hem biraz dinlenecek hem de yemek yiyebilecek bir yer. Rehberimiz Merve, yakınlarda çok güzel bir yer olduğunu söylüyor. Hiç vakit kaybetmeden oraya gidiyoruz. “Keyf-i Mis” isimli bu restoranın hiç kuşkusuz en önemli özelliği sunduğu muhteşem manzarası. Lezzetli gözlemelerimizi yerken sarp kayalıkların, masmavi denizin ve yemyeşil ağaçların kusursuz bir ahenkle bir araya geldiği dinlendirici manzaramızın keyfini çıkarıyoruz. Yemekten sonra birkaç hatıra fotoğrafı çektirmeyi ve restoranın arka tarafında “Ayam Cemani” ve “Brakel” gibi farklı ülkelere has tavukların olduğu mini hayvanat bahçesini incelemeyi de ihmal etmiyoruz.
 
Bir sonraki durağımıza doğru yola çıkmadan önce, sürekli uzaktan gördüğümüz Ereğli’nin huzur verici denizini biraz da yakından görmeyi istediğimi söylüyorum. Bu yüzden rehberimiz bizi ilçenin en meşhur plajlarından biri olan “Köseağzı Plajı”na götürüyor. Doğallığından pek bir şey kaybetmemiş bu plaj, tertemiz kumsalı ve berrak denizi ile yüzmek için keyifli bir yer. Bunun yanında, seyrine doyulmayan manzara fotoğraflarını aratmayacak doğal güzelliği ise cabası.

 
Hava yüzmek için pek uygun değil. Ama buna rağmen birkaç insan, denizin serin sularının keyfini çıkarıyor. Kumsalda ayak üstü sohbet edip denizin huzur verici şarkısını dinlerken bir anda karşıma çıkan köpek beni şaşırtıyor. Sarıya çalan tüyleri ve sevimli bakışları ile korkutucu hiçbir tarafı yok. Ama her köpek için bunu söyleyemeyeceğimizi hepimiz biliyoruz. Zira bazı köpekler fazlasıyla korkunç olabiliyor. İşte şimdiki durağımız, korkunç bir köpekle yakından ilgili…
 
Rehberimiz Merve, işleri olduğunu ve erkenden ayrılması gerektiği söyleyerek bizden özür diliyor. Ben ilk defa gittiğim yerleri bilen birileri ile gezmekten keyif aldığım için bizi gezdirecek başka birini bulup bulamayacağını soruyorum. Birkaç telefon görüşmesi yaptıktan sonra birini bulduğunu ve orada bizi bekleyeceğini söylüyor. Rehberimiz bizi şehir merkezine bıraktıktan sonra yanımızdan ayrılıyor. Biz de şimdiki durağımıza doğru hızlı adımlarla ilerliyoruz.

 
Efsanevi Görevlerin Son Durağı: CEHENNEMAĞZI MAĞARALARI
 
Küçükken Kevin Sorbo’nun başrolde oynadığı “Hercules: The Legendary Journeys” (1995-1999) dizisini izlemeye bayılırdım. Herkül’ün birbirinden zor görevleri başarıyla yerine getirmesini seyretmek benim için inanılmaz derecede büyük bir keyifti. Bu görevler arasında cehennemin bekçisi üç başlı köpek Kerberos ile girdiği amansız mücadele ise benim için unutulmazlar arasındaydı. Yunan mitolojisinin en ilgi çekici öykülerinden biri olan bu mücadeleye canlı şahitlik yapan Ereğlinin ismi de büyük kahramanımız Herkülden geliyor. Çocukluk kahramanım Herkül’ün Kerberos’u alt ettiği mağarayı görecek olmak benim için işte bu yüzden çok önemli!
 
Şehir merkezinden 1 kilometrelik bir mesafede olan mağaraya ilerlerken aklımda diziden kalan görüntüler bir film şerifi gibi akıp gidiyor. Göz açıp kapayıncaya kadar “Cehennemağzı Mağaraları”nın girişine ulaşıyoruz. Yeni rehberimiz Elif, bizi girişte bekliyor. Selamlaşma ve tanışma faslından sonra mağaralara doğru ilerliyoruz. Girişte çeşitli konularda uzmanlaşmış zanaatkarlar ve onların küçük dükkanları bizi karşılıyor. Özellikle ahşaptan ilginç eserlerin çoğunlukta olduğu bu dükkanlarda, envai çeşit takılar, el üretimi magnetler ve birbirinden güzel hediyelik eşyalar bulabilirsiniz.
 
Mağaraları ziyaret etmeden önce biletinizi almanız gerekiyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı bir müze olarak hizmet verdiği için Cehennemağzı Mağaraları”nı Müzekart’ınız ile ücretsiz gezebileceğinizi de unutmayın. Biletimizi aldıktan sonra rehberimiz Elif’i takip ederek mağaraları gezmeye başlıyoruz.
 
Rehberimiz Elif, arkeolojik kaynaklarda “Akheron Mağaraları” olarak geçen bu üç mağaranın Roma ve Bizans döneminde kullanıldığından bahsediyor ve Kültür Bakanlığı tarafından 2000-2002 yıllarında temizlik, bakım ve aydınlatma çalışmalarından sonra ziyarete açıldığını söylüyor. Hem doğal hem de yapay özellik gösteren bu mağaraların isimleri sırasıyla “Kilise Mağarası”, “Herakles ya da Cehennemağzı Mağarası” ve “Ayazma Mağarası” olarak geçiyor.

 
Gişenin hemen karşısında bulunan ilk mağaraya, "Kilise Mağarası”na giriyoruz. Bu mağara Hristiyanlığın henüz Roma İmparatorluğu’nda resmen kabul edilmediği dönemlerde, ilk Hristiyanlar tarafından gizlice ibadet etmek için kullanılmış. İki bölüm halinde düzenlenen mağaranın sağ kısmı bitki, hayvan ve geometrik desenlerden oluşan büyük bir mozaik tabanla kaplanmış. Zaman içinde tahrip olan mozaiklerde şu an bir kuş deseni dışında pek bir şey görebilmek mümkün değil. Üstelik mozaiklerin üstünü kaplayan yosunların temizlenmemiş olması, mozaikleri incelememizi de olanaksız hale getiriyor. Rehberimiz bu mozaiklerin daha önceden böyle olmadıklarını söylüyor. Umarız bu mozaikler, gereken önem gösterilerek temizlenir ve daha iyi bir şekilde korunurlar.

 
Mağaranın sol kısmında ise apsis ve apsise doğru çıkan küçük basamaklar bulunuyor. Yunan dilinde “kavis” anlamına gelen apsisi, İslam mimarisindeki mihraba benzetebiliriz. Kilisenin en kutsal yeri olarak kabul edeceğimiz apsis, mağaranın iç yapısıyla uyumlu ve etkileyici bir şekilde hazırlanmış. Tavandan akan su, zaman içinde duvarın yosunla kaplanmasını sağlamış ve apsis noktasını mağara duvarlarından ayırarak mağaranın uhrevi atmosferine görsel bir katkı sağlamış. Buna bir de dışarıdaki sıcakla tezat oluşturan içerdeki soğuğu eklersek, mağaranın tüylerimizi diken diken eden bir deneyim yaşattığını söyleyebiliriz. Ayrıca Roma ve Bizans dönemine ait taş eserlerin mağara duvarlarına yaslanmış bir şekilde sergilendiğini de belirtelim. Bu taş eserleri ve duvarlarda mum yakmak için yapılan nişleri inceledikten sonra ilk mağaramızdan çıkıyoruz. Tabii ki ben sabırsızlıkla “Herakles Mağarası”nı beklesem de ilk mağarada karşılaştıklarım beni derinden etkiliyor ve ikinci mağara için beklentilerimi daha da arttırıyor.
 
Hiç vakit kaybetmeden ikinci mağaramıza ilerliyoruz. Rehberimiz Elif’ten ilk mağaranın biraz ilerisinde olan ikinci mağaraya yani “Herakles Mağarası”na yöre halkı tarafından “Koca Yusuf Mağarası” dendiğini öğreniyoruz. Bu da aynı bölgede farklı zamanlarda yaşamış halklara ait kültürlerin nasıl iç içe girdiğini göstermesi bakımından önemli bir örnek teşkil ediyor. Herhalde yöre halkı, Herkül gibi olağanüstü gücü olan birini kendi kültürlerinden biriyle karşılama ihtiyacı sonucunda mağaraya bu ismi vermiş. Herkül’e rakip olarak da 19. yüzyılda Osmanlı toprakları dışında ABD ve Avrupa’da da karşısına çıkan tüm güreşçileri yenen, gelmiş geçmiş en iyi pehlivan olduğu şüphe götürmez bir gerçek olan Koca Yusuf’tan daha iyi bir aday bulamazlardı herhalde.
 
Yol kenarından yaklaşık 12 metre yüksekliğindeki bir yamaç üzerinde bulunan “Herakles Mağarası”nın girişine ulaşmak için önce hatırı sayılır bir miktar merdiven çıkmamız, ardından dar bir girişten geçerek oldukça dik ve tavandan akan sular yüzünden kayganlaşmış basamaklardan aşağı inmemiz gerekiyor. Ama basamaklar bitip mağaranın içine ilk adımı attığımız anda tüm bu zahmete değdiğini görüyoruz.

 
Az önce zorlukla geçtiğimiz boğucu geçite, mağaranın korkunç ismine ve mitolojide yaşanan olaylara rağmen Herakles” ya da diğer adıyla Cehennemağzı Mağarası”, insanın içini derin bir huzurla kaplıyor. Büyük ve ferah bir mağara burası. Şüphesiz bu ferahlık hissinin en büyük sebebi, sizi mağaraya girer girmez selamlayan masmavi göl oluyor. Sarkıtların süslediği mağara tavanını ve mağaranın büyük bir kısmını kaplayan gölü uzun uzun seyrettikten sonra mağaranın geri kalanını dolaşmaya karar veriyorum. Biraz ilerde Kerberos yazan tabelayı görüyorum ama oraya gitmeden önce bir başka tabela ile karşılaşıyorum: Meryem Ana Silüeti.

 
İlk başta bunu pek umursamadığımı itiraf etmeliyim. Ama dikkatli bir şekilde bakınca, mağara duvarlarındaki iki çıkıntı arasında gölgede kalan bir kısımdan bir kadın silüetinin bana baktığını şaşkınla görüyorum. Gerçekten de bu silüet; mozaiklerde, fresklerde ya da ikonalarda gördüğümüz Meryem Ana’ya oldukça benziyor. Silüeti biraz daha inceledikten sonra Kerberos tabelasına doğru ilerliyorum. Etrafta herhangi bir geçit ya da yol yok. Önümde mağaranın sapasağlam duvarı yükseliyor. Ama kim bilir, belki de gerçekten Hadesin Ölüler Ülkesine buradan gidiliyordu. Bir süreliğine gözlerimi kapatıyorum ve Herkül’ün Kerberos ile giriştiği destansı mücadeleyi düşlüyorum. Derken Rehberimiz Elif’in sesiyle kendime geliyorum. Sanırım burada haddinden fazla zaman geçirdik. Mağaradan çıkarken sanki sevdiğim birinden ayrılıyormuşum gibi içimi bir hüzün kaplıyor. Buraya bir daha geleceğime dair kendime söz verip mağaradan ayrılıyorum. İnmesi gibi çıkması da bir dert. Ama nihayetinde kazasız bir şekilde yeryüzüne adım atıyoruz. Sırada son mağaramız olan Ayazma Mağarası” var.


İlk iki mağara birbirlerine yakınken üçüncü mağara olan
Ayazma Mağarası”, onlardan biraz uzakta bulunuyor. Yüzölçümü bakımından diğerlerinden daha geniş olan bu mağara iki kısımdan oluşuyor. Sol tarafta geniş bir alan var. Rehberimiz Elif, bu kısmın günümüzde konser ve müzik dinletileri için kullanıldığını ve akustiğinin çok güzel olduğunu söylüyor. Sağ taraf ise kutsal olduğu düşünülen küçük bir gölle kaplı. Zaten ayazma ismi de buradan geliyor. Bilindiği gibi Hristiyanlarca kutsal sayılan sulara ayazma ismi verilir. İnsan eliyle yapılan bu mağaranın geçmişte su sarnıcı görevi üstlendiğini yine rehberimizden öğreniyoruz. Bizi kırmayıp geldiği ve kıymetli bilgilerini bizimle paylaştığı için rehberimiz Elife teşekkür edip onunla vedalaşıyoruz. Bir süre daha mağarada kalıp tüm asaleti ile karşımda duran bu kutsal gölü seyrediyorum. Ama bu kadar süre yer altında vakit geçirdikten sonra, içimde oluşan engin denizi seyretme isteğine engel olamıyorum ve rotamızı Ereğli’nin meşhur sahiline çeviriyoruz.


Unutulmaz bir Açık Hava Müzesi:
EREĞLİ SAHİL
 
Gezimizin bu kısmında, rehberliği eşimin devralmasını rica ediyorum. Zira kendisi iflah olmaz bir Ereğlili olarak memleketine fazlasıyla aşık ve ondan Ereğli’nin meşhur sahilinin güzelliğini çok fazla işittim. Bu yüzden burayı ondan daha iyi gezdirecek bir rehber olmayacağını düşünüyorum, o da beni kırmayıp bu isteğimi kabul ediyor. Ama öncesinde başka bir yere gitmemiz gerektiğini söylüyor.

 
Güzel bir sürpriz ile karşılaşmayı ümit ederek ama nereye gideceğimizi bilmeden bir süre boyunca yürüyoruz. Ve karşıma denize paralel bir konumda bulunan, eski görkeminden pek bir şey kaybetmemiş olan “Kent Surları” çıkıyor. Geçmişle bugünün iç içe geçtiği bu kentte, sizi tarihin derinliklerine doğru yolculuğa çıkaran böyle birçok an yaşasanız da geçmişe yolculukların en iyi yaşandığı yerlerin müzeler olduğu şüphe götürmez bir gerçek. Surların arkasına, şehre doğru baktığımda üzerinde kocaman Müze” yazan bir bina dikkatimi çekiyor. Rehberimiz Saliha’dan bu binanınKaradeniz Ereğli Müzesi” olduğunu öğreniyorum. Sahili keşfetmeden önce gitmemiz gereken yer, işte bu müze.



 
Karadeniz Ereğli Müzesi”, bu kadim kentin tarihsel ve kültürel anlamda ne kadar zengin olduğuna şahitlik etmenizi sağlayacak 2 binin üzerinde arkeolojik ve etnografik eserin yanında, Lidya’dan Bizans’a Abbasiler’den Osmanlı’ya 5 bine yakın sikke ile zengin bir koleksiyonu bünyesinde barındırıyor. Rehberimiz Saliha’dan 1998 tarihinde açılan bu müzenin, Ereğlinin ilk resmi müzesi olduğunu öğreniyorum. İçeride incelemeniz gereken binlerce eser olduğundan bu müzeyi gezmek için uzun bir süre ayırmanız gerektiğini unutmayın. Eski bir konaktan müzeye dönüştürülen bu yapının kendisi bile buram buram Anadolu kokuyor.

 
Müzenin bahçesinde bulunan mezar taşları ve lahitleri inceledikten sonra kendimi dönemin ünlü pandomim sanatçısı Krisposun anıt mezarına kazınan şiiri okurken buluyorum. Binlerce yıl öncesinden gelen bu satırlar, ölüm ve yaşam üzerine derin düşüncelere dalmama sebep oluyor. Ama rehberimiz Saliha, beni daldığım derin düşüncelerden uyandırıyor. Nihayetinde buradaki gezimiz sona eriyor ve rehberimiz ile Ereğli’nin kuşkusuz en güzel yerine, hiç bitmeyecek gibi uzayıp giden sahiline gitmek için müzeden çıkıyoruz.

 
Balıkları seyredebileceğiniz kadar berrak bir deniz, cenneti ayaklarınızın dibine getiren hurma ağaçları ve adım başı irili ufaklı çardaklar ile burası her şeyden önce huzur vaadeden bir dinlenme noktası. Ama Ereğli’nin sahilini sadece rahat nefes alınabilecek bir durak ya da keyifli sohbetler için bir buluşma noktası olarak düşünmek büyük haksızlık olur. Zira burası aynı zamanda unutulmaz eserlerle bezeli kocaman bir açık hava müzesi!

 
Bu açık hava müzesinde neler yok ki! Pek çok farklı el sanatının örneklerini inceleyebileceğiniz Sanat Sokağı… Sahil boyunca sizi bir mihmandar edasıyla karşılayan heykeller… Sarıkamış Harekatı’nın deniz şehitlerine adanmış görkemli bir anıt… İstanbul’un fethinden sonra dikilen Fetih Çınarları… Milli Mücadele döneminde unutulmaz hizmetler yapan Alemdar Gemisi ve daha niceleri…

 
Mesela Grimm Masalları’ndan fırlamış gibi duran küçük kulübelerin olduğu “Sanat Sokağı”, size bileziklerden amigurumi bebeklere, tablolardan bastonlara birçok el yapımı eser sunuyor. Burada sanatçılarla sohbet edip eserleri inceleyebilir, dilerseniz satın alabilirsiniz.

 
Sahil boyunca pek çok heykel ile karşılaştığınızı söyledim. Ama şüphesiz bunlardan en akılda kalanı “Herkül Heykeli” oluyor. Türkiye’nin birçok noktasında heykelleri bulunan ünlü heykeltıraş Prof. Dr. Ferit Özşen tarafından 2006 yılında yapılan ve Herkül’ün Kerberosu alt ettiği sahneyi betimleyen bu heykel, gerçekten de görür görmez sizi etkileyen ihtişamıyla unutulmayacak bir güzellikte. Birkaç saat önce mağarayı gezmiş ve mitolojinin etkisini hala damarlarında hisseden benim bünyemdeki etkisi daha fazla oldu diyebilirim.
 

Herkül Heykeli’nden sonra rehberimiz Saliha’dan beni "Sarıkamış Deniz Şehitleri Anıtı”na götürmesini istiyorum. Zira bu anıt, karlara yazılan bir destan olan ve 70 binin üzerinde şehit verdiğimiz Sarıkamış Harekatı’nın unutulmuş bir yönünü hatırlatması bakımından oldukça önemli bir konumda bulunuyor. Rehberimiz Saliha, bu anıtın Sarıkamış Harekatı’na katılan ordu için kışlık giyecek de dahil olmaz üzere cephane, askeri araç gibi destek malzemeleri taşıyan 3 geminin, “Bezm-i Alem”, “Bahr-i Ahmer” ve “
Mithat Paşa” gemilerinin 7 Kasım 1914 tarihinde Rus donanması tarafından Ereğli açıklarından batırılması sonucu şehit olanlar için buraya yaptırıldığını söylüyor. Anıta yazılan şehitlerin isimlerini okurken tüylerim diken diken oluyor. Tüm şehitlerimizi rahmet, minnet ve şükranla anıyorum.

 
Söz kahraman şehitlerimizden açılmışken Gazi Alemdar Müze Gemisi”nden de mutlaka bahsetmemiz gerekiyor. Aslında 1898 yılında Danimarkanın Kopenhag tersanelerinde yapılan bu geminin adı gibi kaderi de Kurtuluş Savaşı sırasında işgal altındaki İstanbuldan bir grup vatansever tarafından kaçırılması ile tamamen değişmiştir. O andan itibaren Türk milletinin bağımsızlık mücadelesinin sembolü olan bu küçük savaş gemisi, Alemdar” ismiyle Kurtuluş Savaşı’nın ilk ve tek deniz savaşının hem tanığı hem de başrolü olmuştur.



 
Rehberimiz Salihadan, Anadolunun işgal devletleri tarafından paylaşılmasının sonucu olarak Fransızların Ereğliye geldiğini ve Alemdar Gemisini ele geçirmek istediklerini ama vatansever Türk halkının gemiyi karaya oturtarak buna engel olduğunu dinliyorum. Bunun sonucunda Fransızlar, şehrin hastanesi dahil kıyıya yakın bütün bölgeleri acımasızca bombalamışlar ama Alemdar Gemisinin gizlice tekrar yüzdürülmesi sonucunda sürpriz bir saldırı ile karşı karşıya kalmışlar. Alemdar Gemisi mürettebatının kahramanca çarpışmasından sonra, 18 Haziran 1921 tarihinde bazı Fransız komutan ve askerler esir alınmış ve henüz kurulmamış olan Türkiye Cumhuriyeti ile anlaşma imzalamak zorunda kalmışlar. İşte bu anlaşma, Türkiyenin Kurtuluş Savaşı’ndaki ilk uluslararası anlaşması olarak tarihe geçmiştir. Bağımsızlık mücadelemiz açısından oldukça önemli olan bu tarihi olay günümüzde unutulmamış ve Alemdar Gemisinin birebir aynısı yaptırılarak, 2008 yılında müze olarak hizmete açılmıştır.

 
Müzenin dışında Alemdar Gemisinin tarihini anlatan bir bilgilendirme panosu sizi karşılıyor.  Rehberimiz Saliha ile ücretsiz olarak gezilebilen Gazi Alemdar Müze Gemisine adımımızı atıyoruz. Güvertede özgürce dolaşabileceğiniz gibi geminin içine de girebiliyorsunuz. İçeride denizcilikle ilgili bilgiler veren tablolar dışında gemi ve uçak maketleri, deniz ile ilgili resimler, Ereğlinin Kurtuluş Savaşı’ndaki mücadelesini anlatan arşiv belgeleri, 1922 yılında gemide kullanılan Türk bayrağı ve Alemdar Gemisinin kahramanlıklarını anlatan panolar mevcut. Aynı zamanda askerlerin kamaralardaki yaşamı görselleştiren mankenlerin de unutulmadığını belirtmek gerek. Anlayacağınız Gazi Alemdar Müze Gemisi”, sizi şanlı bir kahramanlık hikayesinin yazıldığı gemide dolaştırırken aynı zamanda tarihsel ve estetik anlamda da doyurucu bir deneyim yaşatıyor. Müzenin ufak da olsa zengin bir kütüphanesinin olduğunu da notlarımızın arasına ekleyelim.
 
Gazi Alemdar Müze Gemisinden çıkıp sahildeki turumuzu İnönü Parkı’nda noktalıyoruz. Burada İsmet İnönü dahil birçok önemli şahsiyetin heykelini görebilirsiniz. Sanki bir heykel sergisine gelmişsiniz gibi hissettiren bu meydanda benim dikkatimi ise kuşkusuz ressam Osman Zeki Oral’ın heykeli çekiyor. Ereğlinin yetiştirdiği önemli bir heykeltıraş olan ve 2019 yılında hayatını kaybeden Yaman Civan’ın yaptığı heykeli incelerken rehberimiz Saliha, ünlü ressam ile çocukken tanıştığından ve ona Ereğlideki son sergisinin katalogunu imzalayıp verdiğinden bahsediyor.

 
Bedri Rahmi Eyüboğlundan ders almış; Türkiyedeki çok önemli ressamlarla ortak sergiler açmış; Mısır Kralı Farukun halası İffet Hassan Hanım’ın özel ressamlığını yapmış; Tahran Bienali Onur Ödülü (1965), 50. Yıl Resim Heykel Sergisi Başarı Ödülü (1973) ve Devlet Resim Heykel Sergisi Başarı Ödülü (1974-1985) gibi birçok ödül kazanmış bu kıymetli ressamı geç tanıdığım için kendime kızıyorum. 2012 yılında bu dünyadan göçüp giden Osman Zeki Oral’ı rahmetle anıyor ve eserlerinde sıklıkla işlediği Ereğliye onun baktığı gözle bakmayı denemek için gözlerimi son bir kez daha Ereğlinin meşhur sahiline ve masmavi denizine çeviriyorum.

 
Suyun Yolculuğuna Şahitlik Yapın: TAS GÖLÜ
 
Bize bu uzun, meşakkatli ama oldukça keyifli ve öğretici gezi boyunca gerçekten de unutulmayacak bir deneyim yaşatan bu kadim kentte hala gezilecek çok yer var, biliyorum. Her ne kadar çok yorgun olsak da gitmeden bir kaç yer daha gezmek konusunda eşim Saliha’yı ikna ediyorum. Kendimizi çok yormayacağımız, hatta dinlenip huzur bulabileceğimiz bir lokasyon olması konusunda ortak bir karara varıyoruz. Bize bu sefer eşlik edecek olan rehberimiz ise Nermin oluyor. Rehberimiz Nermin, Ereğli’nin eskilerinden olduğu için bölgede gidip görmediği bir yer kalmamış. O yüzden bize en doğru yeri onun seçeceğinden hiç şüphemiz yok.
 
Ereğli’nin en çok tercih edilen kamp alanlarından birine, Tas Gölü’ne doğru yola çıkıyoruz. Kandilli Beldesi Güzelyaka Köyüne bağlı olan Tas Gölü’nün sadece kamp alanı olarak kullanılmadığını, piknik yapmak için de çok uygun bir yer olduğunu hatırlatmak gerek. Ama burayı ziyaret etmek için illa kamp ya da piknik yapmanız gerekmiyor. Zira Tas Gölü, doğal güzelliklerin insanoğlunun dokunuşları ile nasıl da büyüleyici bir hale geldiğinin nadide bir örneğini sunuyor.

 
Şüphesiz buranın en ilgi çekici kısmı, kamp alanına ismini veren göl ve onu besleyen şelale oluyor. Bir tünelin içinden geçen akarsu, önce şelaleye dönüşüyor ardından ormanlık alanın tam ortasındaki bu çanağa benzeyen göle dökülüyor. Suyun yolculuğunun her halini görebildiğimiz bu manzarayı seyretmek gerçekten de paha biçilemez. Akarsuyun üzerindeki ahşap köprüler, sarmaşıklarla dolu ağaçlar ve oturup keyifle mangalınızı yapabileceğiniz çardaklar… Tas Gölü, size hiçbir kamp ya da piknik alanının sunamayacağı görsel bir şölen vaat ediyor.

 
Milyonlarca Yıllık Jeolojik Bir Miras: YUMURTA KAYALAR
 
Tas Gölü’nde iyice dinlendikten ve tavşan kanı çayımızı içtikten sonra Ereğli’deki son durağımızı belirliyoruz. Bu sefer milyonlarca yıllık jeolojik bir mirası, Yumurta Kayalar”ı göreceğiz! Ama unutmayın, Yumurta Kayalar” şehrin içinde olmadığı için mutlaka araba ile gitmeniz gerekiyor. Rehberimiz Nermin, arabasıyla bizi alarak Ereğli-Zonguldak yoluna çıkarıyor. Belki de heyecanım yüzünden kısa süreceğini düşündüğüm bu yol, hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor. Rehberimiz Yumurta Kayalar”a az kaldığını söylediğinde sol tarafta “Lav Sütunları”nı görüyoruz. Yolun hemen kenarında olduğu için incelemek pek mümkün değil. En büyük talihsizliği yol kenarında olması olan Ereğli Lav Sütunları”nın güzellikleri, Bartın’ındaki “Güzelcehisar Lav Sütunları”nı aratmıyor.
 
Yolumuza devam ediyoruz ve kısa bir süre sonra arabayı yolun kenarındaki toprak alana park ettiğimizde, karşımıza ejderha yumurtasına benzeyen bir sürü kaya çıkıyor. Rehberimiz Nermin, aslında yastık lav denilen Yumurta Kayalar”ın su altında gelişen magmanın yüzeye çıktığındaki sıcaklık farkından dolayı bu şekle büründüğünden bahsediyor. Eski dünyanın şahidi olan milyonlarca yıllık bu taşlara dokunmak, farklı duyguları aynı anda hissetmeme sebep oluyor. Kim bilir bu kayalar, nelere şahitlik yaptılar diye düşünmeden edemiyorum. Bir yandan da bu derece kıymetli bir mirası kirleten, üzerine yazılar yazan, etrafa çöpünü atan insanoğlunun vurdumduymazlığı karşısında şok oluyorum. Umarım yetkililer, milyonlarca yıllık bu jeolojik mirasımız konusunda daha hassas davranıp önlemlerini artırır.
 
Osmanlı Çileği Yemeden Gitmeyin!
 
Artık Ereğli’ye veda vakti geldi. Rehberimiz Nermin bizi Ereğli Otogarı’na bırakıyor. Bu kadim kentteki son günümüzde, iki eşsiz yeri keşfetmemizi sağlayan rehberimize teşekkür edip onunla vedalaşıyoruz.
 
Otobüsümüzün gelmesini beklerken otogarda Ereğli’nin önemli değerleri gösteren panolara gözüm takılıyor: “Ölüce Deniz Feneri”, Roma Dönemi Su Kemerleri”, “Karadeniz Ereğli Müzesi”… Hepsini gezip görmenin mutluluğunu yaşıyorum. Ama panolardan bir tanesi bu mutluluğumu bıçak gibi bölüyor. “Osmanlı Çileği” yazan bu panoya uzun uzun bakıyorum. Maalesef mevsimi olmadığı için tadına bakamadığım bu çilek, Ereğli’den eksik hissederek ayrılmama sebep oluyor. Derken eşim Saliha, çantasından çıkardığı, üzerinde “Osmanlı Çilek Reçeli” yazan kavanozu bana uzatıyor. Reçelden bir parmak alırken Ereğli, gözüme daha bir güzel gözüküyor.
 
- SON -
banner983
Misafir Avatar
İsminiz
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×

banner376

banner375

banner377

banner981

banner934