banner1230

Yazdığı şiirleri besteleyerek şarkı hâline getiren, dünyanın birçok ülkesinde dinlenen; 2025 Aile Yılı kapsamında www.ailesevgisi.com için bestelediği Aile Şarkısı ile İKTAV Araştırma Merkezi (www.iktav.com) tarafından Yılın Sanatçısı seçilen

https://youtu.be/3q1hzb0ui6c

Sn. Nedret Demir’in kaleminden, Evliya Çelebi Haritası ile Evliya Çelebi’nin izinde dünyada devr-i âlem yapmak için haritayı tıklayabilirsiniz.

EVLİYA ÇELEBİ GEZİ HARİTASI

https://www.google.com/maps/d/u/0/viewer?mid=1a84z9196FZAtW2VcoptG_576HX5mjVo&g_ep=CAESCTExLjg5LjMwMBgAIN1iKgg0NzA2ODYxNUICVFI%3D&shorturl=1&ll=40.501851087319096%2C32.49939703220507&z=7

EVLİYA ÇELEBİ ŞİİRİ

Gördü rüyada Peygamber’i, sürçtü dili
Şefaat diyecekti ama, o hep hayalinde olan seyahati istedi
Bir rüya deyip de geçmemeli
İnsan bir şey isterse, elbette gönülden istemeli
Çok diledi, hep istedi Evliya Çelebi

İstedi Sultan Murat ondan, çok hoştu sohbeti
Onda ise derinden bir tutkuydu, aşktı seyahati
Etti duayı, aldı babadan nasihati
İnsan bir şey isterse, elbette gönülden istemeli
Yol göründü, yola çıktı Evliya Çelebi

Hafızdı, güzeldi sesi, gönlünde musiki, öğrendi pek çok dili
Uysaldı, hoşgörülüydü, insan dostuydu ve bir dünya gezgini
Söyledi İnalcık Hoca bize, o “en büyük sosyal tarihçi” dedi
İnsan bir şey isterse, elbette gönülden istemeli
Hem gezdi hem gördü hem de yazdı hep Evliya Çelebi

Nedret Demir / Yazar
19.01.2026

BELGESEL TADINDA GEZGİNLERİN ÖNDERİ EVLİYA ÇELEBİ’NİN HAYAT HİKÂYESİ

Derviş Mehmed Zıllî veya bilinen adıyla Evliya Çelebi, 17. yüzyılın önde gelen bir Osmanlı seyyahı ve nesir yazarıdır.

Eserleriyle Osmanlı-Türk tarihine hem siyasî ve ekonomik konularda hem de kültür ve medeniyet tarihi alanında orijinal katkılarda bulunmuş bir bilim insanı olan Halil İnalcık’ın, “EN BÜYÜK SOSYAL TARİHÇİ” diye tarif ettiği isimdir Evliya Çelebi.

Kendi deyimiyle o; dünya gezgini, insanoğlunun dostu, riyasız Evliya’dır. Yine kendisini “bekâr”, “derviş”, “fakir” ve “riyakâr olmayan” gibi sıfatlarla tanıtır.

Bununla birlikte onun hakkında “bin tanıdığı olan”, “uysal”, “hoşgörülü” ve “sosyal” tanımlamaları da kullanılır.

AİLESİ

Ailesi aslen Kütahyalı olup, İstanbul’un fethinden sonra Kütahya’dan buraya gelip Unkapanı muhitine yerleşmiş, zaman zaman Kütahya’da da kalmışlardır. Evliyâ Çelebi'nin, müze olarak kullanılan Kütahya’daki evi. Evliya Çelebi, 25 Mart 1611’de, İstanbul’da, Unkapanı’nda doğdu. İstanbul’un Fethi sırasında Evliya Çelebi'nin dedesi Kara Ahmet Bey'in dedesi olan Yavuz Özbek (Er), Fatih Sultan Mehmed'in akıncılarından olup fetih ganimeti ile Unkapanı’nda yüz dükkân, bir cami ile beraber bir ev yaptırmıştır. Eski adıyla Sağrıcılar Camii olan bu cami, Yavuz Er Sinan Camii’dir. Evliya Çelebi'nin dedesi Kara Ahmet Bey, Kütahya’daki evlerinin önündeki türbede meftundur. Babası, Derviş Mehmed Ağa ve Derviş Mehmed Ağa-i Zıllî şeklinde de geçen Saray-ı Âmire kuyumcubaşısı Derviş Mehmed Zıllî Efendi’dir. I. Süleyman’dan I. Ahmed’e kadarki padişahların kuyumcubaşılığında bulunmuş, pek çok sefere katılmış, çok yaşlı iken ölmüştür. Babası Mehmed Zıllî Efendi, Kıbrıs Adası’nın fethi, Kâbe’nin tadilatı gibi önemli işlere iştirak etmiş (Kâbe’nin oluklarını bizzat kendi eliyle sürre emaneti ile götürmüş), Sultan Ahmed Camii’nin kapı ve pencerelerinin tezyinatında çalışmış, böylece Sultan I. Ahmed’in takdirini kazanmış, yaşadığı dönemin önemli kişilerinden birisi olarak bilinir. Annesi Abhaz’dır. I. Ahmed zamanında saraya getirildiğini ve babası ile evlendirilmekle birlikte, annesi tarafından Melek Ahmed Paşa, Defterdarzade Mehmed Paşa ve İpşir Mustafa Paşa ile akrabalığı vardır. Annesinin kardeşi Melek Ahmed Paşa’nın validesi olduğu için Melek Ahmed Paşa’nın himayesinde bulunmuştur. Amcası Firâkî Abdurrahmân Çelebi’dir. Mahmud adında bir erkek kardeşiyle, sayılarını ve isimlerini vermediği kız kardeşleri bulunmaktadır. Evliya Çelebi'nin İnal diye okunan bir kız kardeşi vardı; IV. Murad döneminde isyan eden Balıkesirli İlyas Paşa ile evliydi. Kimi kaynaklarda kız kardeşinin bir değil birden fazla olduğu söylenilse de kim oldukları hakkında net bilgi yoktur. Babası, annesi ve büyükannesi Beyoğlu’nda, şimdiki Lohusa Sultan Türbesi yakınındaki Meyyit Mezarlığı’nda gömülüdür. Evliya Çelebi’nin, 1685 yılından sonra Mısır’da öldüğü tahmin edilmektedir. Ölüm yeri ve mezarı bilinmemektedir. Kabri bir ihtimal, şimdi Lohusa Sultan Türbesi yanındaki Meyyit Mezarlığı’nda, ailesi yanındadır. Evliya Çelebi'ye doğduğunda ad konulması ile ilgili bir görüşe göre; babası, devrin büyük imamlarından Evliya Mehmed Efendi’ye çok hürmet gösterdiği için oğlunun ismini Evliya koymuştur; bir görüşe göre ise Evliya bizzat kendisi hocasına saygısından dolayı bu adı almıştır.

EĞİTİMİ

Evliya Çelebi, ilmî hayatının ilköğrenimini kendi mahallesinde bulunan sıbyan mektebinde yapmıştır. Daha sonra Unkapanı semtinde yer alan Şeyhülislam Hamid Efendi Medresesi’nde, Müderris Ahfaş Efendi’den yedi yıl ders görmüştür. Bu medresede başta Ahfaş Efendi olmakla birlikte farklı hocalardan da ilim tahsil etmiştir. Şadizade Dârü’l-kurrâsı’nda Evliya Mehmed Efendi’den on bir sene hafızlık dersi almıştır. Ayrıca kuyumcu olan babası Mehmed Zıllî Efendi’den taş üzerine yazı yazmak gibi beceriler edinmiştir. Okul öğreniminin dışında özel hocalardan Kur’an, Arapça, güzel yazı, musiki, beden eğitimi ve yabancı dil dersleri aldı. Kur’an’ı ezberleyerek hafız olmuştur. Bu eğitim aşamalarını tamamladıktan sonra 25 yaşında iken; 1635 yılının Kadir Gecesi’nde, Ayasofya Camii’nde hafızlık yaptığı esnada, Melek Ahmed Paşa tarafından IV. Murad’a sunulmasının ardından Murad’ın iradesiyle saraya alınıp musahipler (sohbetçiler) arasına katılmıştır. Saraya alınmasına o sırada silahtar olan akrabası Melek Ahmed Paşa, Ruznâmeci İbrahim Efendi ve Hattat Hasan Paşa yardımcı olmuşlardır. Yaptığı işlerle padişah ve devlet ileri gelenlerinin beğenisine mazhar olmuştur. IV. Murad’ın ölümüne kadar sarayda zekâ ve güzel konuşma kabiliyeti sayesinde padişahın teveccühünü kazanmıştır. Bu yüzden çok yüksek görevlere getirilmesi düşünülüyordu. Saraya alınan Evliya Çelebi, burada Enderun Mektebi’nde eğitim alma imkânını yakalamıştır. Saraya özgü bir okul olan Enderun-i Hümâyun’a girmiş ve eğitimine burada devam etmiştir. (Enderun, Osmanlı Sarayı içinde yer alan, devlet adamı yetiştirmek üzere çeşitli kısımlardan oluşan eğitim kurumu idi.) Enderun’da dil bilgisi, gramer, kafiye, hüsn-i hat dersleri gördüğü gibi Enderun musikişinaslarından Musahip Derviş Ömer Ağa’dan da musiki öğrenmiştir. Burada Turşucubaba Ahmet Ağa ve Hadım Gazanfer Ağa tarafından eğitim görmüş; bunlarla birlikte Evliya Mehmed Efendi’den Tecvit, Keçi Mehmed Efendi’den Kafiye ve Nahiv dersleri almıştır. “Aldığı iyi bir eğitimle birlikte pek çok dile de vakıf oldu. Türkçeyi düzgün, etkili ve sanatsal kullanabilme becerisine sahipti. Babasının çırağından Rumca, Enderun’dan Arapça ve Farsça, babasının arkadaşı Simyon Usta’dan ise Latince ve Yunanca öğrenmişti. Sadece dil eğitimi ile de yetinmeyip, Çelebi ata binmeyi seven ve iyi cirit kullanan bir kişilikti. Hatta cirit oynarken birkaç dişi kırılmış ve bu kırılan dişlerini Viyana’da bir dişçiye yaptırmıştı.” Dört yıl boyunca Enderun’da kalan Evliya Çelebi, 1640 yılında Enderun Mektebi’ndeki eğitimini tamamladı. “Ailesinin maddi durumu iyi olduğu için geçim sıkıntısı yaşamayan Çelebi, Enderun’daki eğitiminden sonra saraya musahip (sohbetçi) olarak kabul edilmiş ve daha sonra da sipahiler zümresine dâhil olmuştur. (Musahip kelimesi ‘sohbet ehli kimse, arkadaş, dost’ anlamına gelir. Osmanlı saray teşkilâtında saraydaki görevliler içinde vezir ve beylerbeyilerinden padişaha danışmanlık yapan, kişiliği ve bilgisiyle temayüz ederek ona arkadaşlıkta bulunanlar için kullanılmıştır.) Osmanlı Devleti’nde sipahiler ise hem bir asker hem de vergi toplayıcısı olmasının yanında daha birçok memurun görevini icra eden konumuyla taşrada yönetimin temsilcileri idiler. Çelebi de maaşlı olarak sipahi zümresine dâhil edilmiştir. Evliya Çelebi, musahip (sohbetçi) olarak IV. Murad’ın hizmetine alınıp yaklaşık iki yıl süren bu görevini büyük özveriyle yerine getirmiş ve kendi isteğiyle bu görevden ayrılmıştır.”

KİŞİLİĞİ VE ÖZELLİKLERİ

Zamanına göre çok iyi derecede tahsil gören Evliya Çelebi, nazımla meşgul olmuş ve musikiyle uğraşmıştır. Hayatının son demlerinde bile içinde seyahat aşkı bulunduran Evliya Çelebi, her fırsattan istifade ederek gezmekten bıkmamıştır. Vezirler arasındaki husumet ve rekabetten hâsıl olan kırgınlıkları güzel bir şekilde idare ederek aralarını uzlaştırmaya çalışmıştır. Kendisi hiç evlenmemiş, elde ettiği tüm hediyeleri, para ve ganimet mallarını kız kardeşlerine sarf etmiştir.

Evliya Çelebi'nin ilk gayesi Osmanlı İmparatorluğu’nun ve çevresinin tam anlamıyla kusursuz bir betimlemesini sunmaktı. Seyahatlerini Melek Ahmed Paşa, Defterdarzade Mehmed Paşa, Köse Ali Paşa, Köprülü Mehmed Paşa, Kırım Hanı ve sairenin refakatinde yaptı ve bunlarla beraber yabancı ülkeleri de gördü. Vezirlerle seyahatleri sırasında onların imam ve müezzinliklerinde ve iç ağalıklarında bulunarak pek çok defa haber götürme göreviyle İstanbul’a ve başka yerlere gidip geldi.

Evliya Çelebi, imparatorluk kültürel zirvesinde iken elli yılı aşkın süreyle Osmanlı topraklarını (Balkanlar, Anadolu, Batı Asya, Orta Doğu, Mısır) ve komşu toprakları gezmiş, gördüklerini ve yaşadıklarını Seyahatnâme adlı eserinde toplamıştır. Hayatı boyunca gezdiği şehir sayısı 257’dir. Evliya Çelebi, güçlü tasvirleri, mizahî ve farklı tarzıyla yer yer abartılı anlatımlara başvurmuş bir seyyah olarak uzun zaman kültür ve edebiyat tarihimizde önemli bir şahsiyet olmuştur.

Evliya Çelebi'nin meydana getirdiği eser, sadece uzun seyahatlerin betimlemesi olmamakla birlikte; tarih, coğrafya, etnografya, antropoloji, şehir tarihi, filoloji gibi alanlarda muhteşem bilgiler içeren bir kaynaktır. Ayrıca dinler tarihi açısından da önemli ayrıntılar; Osmanlı toplumundaki müslim–gayrimüslim ilişkileri, gayrimüslim halkların günlük hayatları, ekonomik ve kültürel durumları, nüfusları, ibadet yerleri, inanç ve itikatları ve farklı topluluklara ait öyküler, türküler, halk şiirleri, söylenceler, masallar, maniler, ağız ayrılıkları, halk oyunları, giyim-kuşam, düğün, eğlence, inançlar, komşuluk bağlantıları ve toplumsal davranışlar hakkında ayrıntılı bilgiler vermektedir.

“Yine Evliya Çelebi, eserinde kendisinin de bir etkeni olduğu olaylardan anlaşıldığı kadarıyla uysal yaradılışı, zekâsı, gelişmiş mizah gücü ve kültürü sayesinde girdiği ortamlarda neşeli ve dikkat çeken sempatik bir kişiliğe sahiptir. Fakat sahip olduğu bütün bu olumlu özellikler, onun şahit olduğu olumsuzlukları eleştirel bir dille aktarmasını engellememiştir. Bununla birlikte, zengin bir hayal gücüne sahip olduğu, Seyahatnâme’sinin özgün tavrından da anlaşılan Evliya Çelebi, bu hayal gücünü seyahatlerle beslemeyi ihmal etmemiştir. Yine saray hayatını tanımış ve iyi imkânlarla bir hayat sürdürebilecek şartlara sahip olması, onun ömrünü seyahat edip yeni yerler ve insanlar keşfetmeye adamasına engel olmamıştır. Tarihçi Prof. Dr. Halil İnalcık da ‘seyyahlık’ ve ‘nedimliğin (dost, arkadaş, sohbetçi)’ Evliya Çelebi'nin kişiliğinde bütünleştiğini dile getirir.”

Ayrıca Evliya Çelebi’nin çevik ve sağlıklı bir yapıya sahip olduğu; yıllarca at üzerinde yolculuk yaptığından, cirit oynadığından ve silâh kullanımında da becerikli olduğundan anlaşılmaktadır. Bu özelliklerinden ötürü birçok savaşa katılmış, ata iyi binen, sırası geldiği zaman cesurca dövüşen bir savaşçı olarak da birçok kez ölüm tehlikesiyle karşı karşıya gelmiş; bu olumsuzluklardan ince zekâsı, hazır cevaplılığı ve güler yüzü ile kurtulmuştur. Birçok harbe katılmış, hatırı sayılır tehlikeler atlatmıştır. Mizaçgir ve hayırsever olması, kendisini birçok tehlikeden kurtarmıştır.

“Geleneklerine bağlı ve Osmanlı’daki çağdaşları gibi kendi kültürünün üstünlüğünden emin olan inançlı bir Müslüman olması, onu yabancı dünyaları ve becerileri tanımaktan ve tanıtmaktan alıkoymamıştır. Saf dindarlığın yanı sıra, adeta bir XVII. yüzyıl Osmanlısı olarak hatırı sayılır bir hoşgörüye sahiptir. Eserinde kiliseleri ziyaret ettiğini anlatmakta ve Hristiyan dua metinlerini aktarmakta, ayrıca konukları için evinde yasaklanmış içkiyi hazır bulundurmakla birlikte bunun gibi maddeleri kullanmadığı anlaşılan bir kişi olarak herhangi bir sakınca görmeyen Evliya Çelebi’nin dar görüşlü olamayacağı ortadadır.”

Evliya Çelebi, soyunu eserinin altıncı cildinde Hoca Ahmed Yesevî’ye dayandırmakla birlikte Fatih Sultan Mehmed’in bayraktarlarından olduğunu ve doğduğu evi de onun kazandığı ganimetlerden elde ederek yaptırdığını ifade eder.

MUSİKİ BİLGİSİ

Evliya Çelebi, 1635–1636 yılında saraya kabul edildiğinde Ayasofya Camii’nde hafızlık yapmakta olup Sultan IV. Murad’ın dikkatini çekmiştir. Sarayda bulunduğu zamanlarda, IV. Murad tarafından kendisinden müzik icra etmesi istendiği bir durumda sergilediği tutum, küçümsenmeyecek bir müzik birikimine sahip olduğunu göstermektedir. Seyyah, müziğin dışında Sultan’ı nasıl eğlendirdiğini de eserinde aktarmakta ve seyahatten önceki hayatında bazı becerilerini ortaya koyarak sarayda bulunduğuna dikkat çekmektedir.

Çelebi'nin sesinin güzel olmasında, çok küçük yaşlardan itibaren müzikle iç içe olmasının etkisi vardır. Döneminin musikî üstadı Muhasip Derviş Ömer Gülşenî’den dersler aldığını kendi ifadeleriyle aktarmıştır. Evliya Çelebi, zihni açma, hafıza ve hatıraları güçlendirmede İsfahan, aşırı hareketli ve heyecanlı hastaları sakinleştirmede Rehavi, sıkıntılı, karamsar, durgun ve neşesiz hastalara ise Kuçi makamının iyi geldiğine Seyahatnâme’de yer vermiştir. Sesinin güzel olduğu bilinen Çelebi, şarkı, gazel ve ezan okuyup, imamın bulunmadığı zamanlarda bazen namaz da kıldırmıştır.

AMAÇLARI

Aslında bakıldığında Evliya Çelebi'nin asıl amacı, “Osmanlı İmparatorluğu’nun ve çevresinin eksiksiz bir tasvirini ve seyahatlerin eksiksiz bir kaydını sunmaktır.” Bununla birlikte seyahat yaparken yanında ona kazanç sağlayacak görevleri de kabul edip aynı zamanda ticaret yaparak geçimini sağlamıştır. Resmî görevli sıfatıyla gittiği ülkeleri seyahatinin birer parçası olarak değerlendirmiş, değişik alanlarda vazifeler yapmıştır. 1630 yılında başlayan saray hayatı yer yer inişli çıkışlı olsa da son zamanlarına kadar devam etmiş; katıldığı pek çok savaştan aldığı ganimetler, verilen hediyeler ve gezdiği yerlerde yaptığı ticaretten elde ettiği para ile rahat bir hayat sürmüştür.

Yönetimin üst kademesinde birçok tanıdığı olmasına karşın, Çelebi ömrünü seyahate vermiştir. Seyahatini gerçekleştirmek ve görevini yerine getirmek için yardımcı olacağı düşüncesiyle mektup getirip götürmek, köyleri tahrir etmek, vergi toplamak gibi vazifeleri de kabul etmiştir. Vilayet yönetimi için taşrada görevlendirilen paşalarla ilişkiler kuran Evliya Çelebi, hayatı ve seyahatleri boyunca musahip, hafız, müezzin, kurye, vergi memuru ve vekil gibi sıfatlarla hizmetlerde bulunmuştur.

“Evliya Çelebi, kendi aktardığına göre çoğunlukla IV. Murad’ın huzuruna çıktığından, ondan övgülerle bahsettiğinden, hatta yer yer padişahın özel olarak kendisini davet ettiğinden söz eder. Yine Evliya Çelebi, elinde bulunan resmî belgelerden Şam’a kadar da olsa hac yolculuğunda bolca faydalanmıştır. Bu resmî belgeler sayesinde, sürekli olarak o bölgenin en büyük mülki amirinin veya o bölgenin mahkemesinde görevli bir kadının yanında özel misafir olabilmiştir.”

SEYAHATE BAŞLAMASI

Rüya ile başlayan seyahat: Saraya musahip (sohbetçi) olarak alınan Evliya Çelebi, orada yapılan sohbetlere büyük değer vermiş, babasından ve babasının arkadaşlarından sohbetler dinleyerek kendini geliştirmeye çalışmış; onlardan ve kendi arkadaşlarından dinlediği çeşitli seyahat maceraları ondaki seyahat arzusunu dolup taşırmıştı. Elbette bunların yanında, aldığı eğitimin, bilgi birikiminin ve geniş bir hayal dünyasının da etkileri inkâr edilemezdi. Zaten daha küçük yaşlarından itibaren içinde müthiş bir gezi arzusu vardı. Yeni yerler görmek, yeni insanlar tanımak istiyordu.

1040 Muharreminin aşure gecesi (19 Ağustos 1630) bir rüya görür. (Ahi Ahmet Çelebi, bu camiyi doktorluktan kazandığı parayla 1480 yılında yaptırmıştır. Hz. Peygamber’in maneviyatta sabah namazını kıldığı ve kıldırdığı cami olarak da bilinen ve Yemiş İskelesi'nde, 1539 ve 1653 yıllarında çıkan yangınlarda kullanılamaz hâle gelen Ahi Çelebi Camisi, ikinci yangından sonra Mimar Sinan tarafından tamir edilmiştir. 1894 depreminde de zarar gören ve onarım geçiren cami, Evliya Çelebi’nin ünlü seyahat rüyasını gördüğü cami olarak bilinmektedir.)

Evliya Çelebi, rüyasında kendisini Eminönü’nde, Yemiş İskelesi’nde, helâl mal ile yapılmış eski bir cami olan Ahi Çelebi Camii’nde, minberin dibinde otururken görür. Birden kapı açılır ve caminin içi nurdan bir cemaatle doluverir. Hayret ve hayranlık içinde olup biteni seyreden Evliya, gelip yanına oturan zata kim olduğunu sorar. Aldığı cevap heyecan vericidir: “Aşere-i Mübeşşere’den biri olan, okçuların pîri Sa’d ibni Ebi Vakkas.”

Cemaatin kimlerden oluştuğunu ise Sa’d ibni Ebi Vakkas şöyle açıklar: Ön saftakiler peygamberlerin, arka saftakiler evliyanın ruhlarıdır. Ashabın, muhacirînin ve bütün Kerbelâ şehitlerinin ruhları da oradadır. Mihrabın sağında Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer, solunda Hz. Osman ve Hz. Ali oturmaktadır. Mihrabın önünde Hz. Üveysü’l-Karâni vardır. Müezzinlerin pîri olan Bilâl-i Habeşi, caminin solunda duvar dibinde oturmaktadır. Ardından içeri Hazreti Hamza ve cümle şehitlerin ruhları girer.

Sa’d ibni Ebi Vakkas, Evliya’nın “Yâ sultanım, bu cemaatin bu camide cem’ olmalarının aslı nedir?” sorusuna şu cevabı verir:
“Azak taraflarındaki İslâm askerleri dara düşmüşler, Tatar Han’ına yardıma gidiyoruz. Biraz sonra Peygamber Efendimiz de gelecek. Sabah namazının sünneti kılınacak. Sonra ‘kamet getir’ diye işaret buyururlar; sen de yüksek sesle kamet getirirsin. Selâmdan sonra müezzinliği Bilâl ile birlikte yaparsınız. Namaz bitince de Efendimiz mihrapta iken hemen koş, mübarek elini öp ve ‘Şefaat ya Resûlallah’ de.”

Evliya Çelebi’nin rüyasında Hz. Peygamber camiye girdiğinde her yer nurla kaplanır. Sabah namazının sünneti kılındıktan sonra Evliya Çelebi’ye “kamet getir” denir ve Bilâl-i Habeşi ile birlikte müezzinlik yapar. Hz. Peygamber sabah namazının farzını kıldırdıktan sonra ona: “Kalk, Peygamber’in elini öp ve iste ne istiyorsan” buyurur.

Evliya Çelebi bunu şöyle anlatır: “Resûlullah’ın elini öptüm. ‘Şefaat ya Resûlallah’ diyecektim; heyecandan dilim sürçtü, ‘Seyahat ya Resûlallah’ dedim.” Bu dil sürçmesi Peygamber Efendimiz’in hoşuna gider ve tebessüm ederek: “Şefaatim hak, seyahatin de mübarek olsun” buyurur ve “El-Fâtiha” diyerek camiden çıkar.

Peygamber Efendimiz çıktıktan sonra Sa’d bin Ebi Vakkas Evliya Çelebi’ye şöyle seslenir:
“Bak Evliya Çelebi, Peygamber’in şefaatini aldın, seyahat müsaadesini de aldın. Dünyayı gezmeye buradan başlayacaksın. İlk olarak sevgili İstanbul’umuzu gez ve gördüklerini kaleme al.”

Sonuç olarak, Evliya Çelebi bu rüyasında Hz. Peygamber’den seyahat, şefaat ve dünyayı gezme vazifesini almıştır.

Seyahatlere Başlaması ve Evliya Çelebi’ye Baba Nasihatleri: Rüyasını tabir ettirdiği Şeyh Abdullah Dede’nin tavsiyesi ve Sa’d b. Ebi Vakkas’ın nasihati üzerine, önce doğduğu ve yaşadığı şehir olan İstanbul’u gezmeye ve gözlemlediklerini kaleme dökmeye karar verdi. İlk gezisini İstanbul ve çevresine yaptı. Çelebi, tüm bunlardan ilham alarak, bütün birikimini zihninde toparlayıp İstanbul’dan başlayarak bütün Osmanlı topraklarını gezmeye çalışacağı seyahatlerine artık başlamıştı.

İstanbul dışına çıkma ve seyahat etme arzusu, Evliya Çelebi’nin babası tarafından sürekli ertelenmişti; fakat bu istek artık dayanılmaz bir hâl alınca, 1640 yılında babasından habersiz Bursa’ya seyahate gider. Bu seyahatten 35 gün sonra geri döner. Eve dönüşünde yaşananları Evliya Çelebi şöyle anlatır:

O gün, üzüntü içindeki evimize varıp babam ile annemin mübarek ellerini öptüm. Huzurlarında el bağlayıp durduğumda aziz babam buyurdu ki: “Safa geldin, Bursa seyyahı! Safa geldin!” Hâlbuki ne tarafa gittiğimden kimsenin haberi yoktu. Babama: “Sultanım, Bursa’da olduğumu nereden bildiniz?” dedim. Babam şöyle buyurdu: “Sen Aşure günü kaybolduğun mübarek gecede dua ettim. O gece rüyamda seni gördüm. Bursa’da Emir Sultan Hazretlerini ziyaretle seyahat rica edip ağlıyordun. O gece nice evliyalar benden, seyahate gitmen için izin istediler. Ben de cümlenin rızasıyla sana izin verdim. Gel imdi oğul! Bundan sonra sana seyahat göründü. Allah mübarek eyleye! Ama sana bir nasihatim var.”

O anda elimden tutup huzurunda diz çöktürdü. Sağ eliyle sol kulağıma sıkıca yapışıp şöyle dedi:

“Oğul!.. İyi adını kötü yapma, kötülerle arkadaş olma.
İleri yürü, geri kalma.
Tarla basma.
Dost malına göz dikme.
Koymadığın yere el uzatma.
İki kişi söyleşirken dinleme.
Davetsiz yere varma.
Sır sakla.
Bir mecliste dinlediğin sözleri sakla.
Evden eve söz taşıma.
Kimseyi kınama, çekiştirme.
Güzel ahlâk sahibi ol.
Herkesle iyi geçin.
Kimseye dil uzatma.
Senden uluların önünden gitme.
İhtiyarlara hürmet et.
Daima temiz ol.
Haram şeylere karşı perhizkâr ol.
Arkadaşlık ettiğin vezirlere, âlimlere ve halka her an dünya için bir şey rica etme ki senden nefret etmesinler.
Eline giren malı israf etme, kanaatle geçin.
Sağlıkta ve hastalıkta lâzım olur.
Dünyalık akçayı yiyecek ve içecek için muhafaza et, namerde muhtaç olma.
Cümle ziyaretgâhları, her diyarın konak yerlerini, çölleri, ovaları, yüksek dağları, ağaçları, acayip kayaları, ibretle seyredilecek eserleri, kaleleri ve ulularını yazarak ‘Seyahatname’ namıyla bir kitap yaz.
Öğütlerimi kulağına küpe yap!..”

Deyip enseme pehlivanca bir sille vurdu, kulağımı burup: “Yürü, akıbetin hayrola!” dedi.

Evet, artık oğlunun seyahat aşkını gören babası, onun seyahatine müsaade etmişti. Evliya Çelebi’yi zamanın önemli şeyhlerinden Abdü’l-ahat Nûri Efendi ve diğer şeyhlere götürüp el öptürerek hayır dualarını aldı. Böylece Evliya Çelebi’nin yaşamı boyunca sürecek seyahat serüveni başlamış oldu.

(Yazının kaynağı: Söz yazarı, besteci, gazeteci, yazar Nedret Demir)

banner983
Misafir Avatar
İsminiz
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×

banner376

banner375

banner377

banner981