Hemen hepimiz daha ilkokul sıralarımızdan Türk edebiyatının önemli şairlerinden  Ahmet Kutsi Tecer'in "Orda bir köy var uzakta" adlı şiirinden, "Orada bir köy var, uzakta / O köy bizim köyümüzdür / Gitmesek de görmesek de / O köy bizim köyümüzdür" dizelerini ve bu sözcüklerin de köy görmeyen nesillere bile köy sevgisini aşıladığına tanıklık etmişizdir. Bildiğimiz üzere şair bu sözlerini 1927 yılında babasının memleketi olan Erzincan Kemaliye'ye (Eğin) bağlı Apçağa köyü için kaleme almıştı.
Şairin bu şiiri yazmasının üzerinden bir asır zaman geçmiş, fakat köy sevgisi gönüllerde hiç azalmamış, artarak devam etmiştir.
Ben de 11 yaşımdan itibaren okul ve iş yaşantımı doğup çocukluğumu geçirdiğim Bilecik İli-İnhisar İlçesi-Muratça Köyü’nden uzakta geçirmiş olsam dahi, onun varlığını bilmek, orada bir köyümün olduğunu düşünmek bile hep bana huzur vermiştir. Hani insanı toprak çeker derler ya, işte öyle bir şey.
Hiç unutmam, sanayileşme ile 1960’lı, 1970’li yıllarda çoğu aile şehirde iş bulabildiğinde köydeki topraklarını satıp oralara göçmekte iken babam bu akıma direnmiş, bırakın satmayı, toprak almaya çalışmıştı. Düşüncesi ve gelecek perspektifi: “Onlar bir gün şehirden köye kaçacaklar, ama burada dönecek yer bulamayacaklar” şeklindeydi. “Oğlum, bunları ben görmem ama siz görürsünüz,” derdi.
Dediği gibi de oldu. O görmedi ama biz görüyoruz. Dünyada 2019 yılında başlayan pandemi sürecinde ve sonrasında nasıl da çok çabuk köye dönüşler başladı ve toprağın önemi daha da anlaşıldı değil mi?
Ben de bugün köylerden biri olan kendi köyüm olan Muratça Köyü’nden bahsedeceğim size.
Köy denilince, yetersiz kalır kelimeler. Önce bir tarihe bakmak gerekir. Bir gizemli köy burası. Belki de gizemi çözülemeyecek bir yer.
Üç yanını kayalar çevirmiş, ses bu aralıkta yankılansın diye sanki, adeta gizli bir kale gibi burası. Sadece batı yönü açık, batıya dönük yüzü olduğundan mı nedir her dönemde tarih boyunca aydınlık fikirli olmuş insanları. Belki de batısının Abdullah Mihal Gazi’nin olması, Harmanköy’ün olması, Harmankaya’nın orada durması bir güven unsuruydu. Belki de Üzümlü Köyü ile selamlaşabilsin diye açıktı batısı. Belki de müstesna bir güneş batışını izlemek için açıktı burası. Belki de uzaktan Uludağ’ı seyredebilmekti maksadı. Her ne olursa olsun, bambaşkadır bu köyün manzarası. Bir başkaydı Muratça’nın kayası, havası, suyu, doğası.
Şüphe yok ki burası 1800'lü yıllarda, hatta 1912-1913 Balkan Savaşları'na kadar köy değil, Ermeni vatandaşlarımızın yaşadığı bu yer Muratça Kasabası.
1862 yılında Amerika’da Boston kaynaklarındaki belgelere göre 3.000 nüfusu var. 1900’lere gelince de nüfusun 4.000’lerde olduğundan bahsediliyor. Bu kadar bir alana bu nüfus nasıl yerleşti, burada geçimlerini nasıl sağladı diye düşünüyor insan! Fakat günümüzde hâlâ görülen dip dibe geçmiş evlerin yıkıntıları da sizin gözünüzün önüne bu gerçeği apaçık seriyor. Ve yine yabancı kaynaklarda o dönemde Ermeni vatandaşlarımızın kayaların diplerine kadar en ufak alanları kullanıp, üzüm yetiştiriciliği yaptıklarını ve bununla birlikte ipekböcekçiliğinin esas uğraşı olduğunu görüyoruz. Aynı zamanda, el sanatlarının, ahşap işçiliğinin çok gelişkin olduğu, ayrıca sarraflar çarşısının dahi bulunduğu biliniyor. Ermeni vatandaşlarımızın çok çalışkan olduklarını da anlıyoruz.
Şimdi burada belki merak ettiniz, neden Amerika-Boston kaynaklarından bahsediyorum diye? Merak etmeyin, anlatacağım. Bahsettiğim üzere burası gizemli bir yer. Burası seçilmiş bir yer. En önemli özelliği ise burasının coğrafi konumu.
Bu kasaba o günün koşullarına göre hem Batı'da hem de gizli faaliyetlere uygun topografik yapısı hem de tamamı Ermeni vatandaşlardan oluşan büyük bir yerleşim yeri olması, Osmanlı Devleti'nin dağılma döneminde misyonerlik faaliyetleri için özellikle Amerikalılar, İngilizler ve Almanlar tarafından üzerinde hassasiyetle seçildiği ve üzerinde çalıştıkları bir alan olmuş. Misyonerlik çağında burada Protestan misyonerliği çalışmalarında kendisinden en çok bahsedilen bir yer olmuş Muratça. Bizim açık kaynaklarımızda sınırlı bilgi olsa dahi, yabancı kaynaklarda en fazla bilgi bulunan yerlerden biridir Muratça.
19.yüzyılda Anadolu’daki Protestan misyonerlik faaliyetleri 1810 yılında Boston’da kurulan kısa adı ABCFM olan teşkilat tarafından yürütülmüştür. Misyonerlikte kuşkusuz nihai amaç bölgeye nüfuz etmek ve bu topraklarda sosyal, siyasi, kültürel, psikolojik ve elbette ki dini manada egemenlik kurmaktır. Bunun için de çok ciddi çalışmalar yapıldığı yabancı kaynaklarda detaylı bir şekilde bulunmaktadır.
Muratça’da o yıllarda büyük ağırlıkla nüfusun Katolik olduğunu görüyoruz ve Ermeni kaynaklarından edindiğimiz bilgilere göre Muratça Kilisesi diye mevcut büyük kilisenin olduğunu ve adının da Astvadzadzin Kilisesi olduğu bilgisine ulaşıyoruz. Buranın papazının da çok aktif olduğu, burada toplanan cemaatin Bilecik, Bursa ve Ankara’nın bile üzerinde olduğunu bize kaynaklar gösteriyor.
 1863 yılında başlayan Protestanlık misyonerliği çalışmalarıyla 1865 tarihinde Muratça Protestan Kilisesi'ni faaliyete geçirmişlerdir. Bitinya Bölgesi Altıncı Yıllık Toplantısının 1870 yılında Muratça’da gerçekleştirilmesi buranın ne kadar önemli olduğunu açıkça gösteriyor. Yine aynı yıl bu Protestan kilisesinin inşaatının tam anlamıyla bittiğini görüyoruz. Adı da yabancı kaynaklara göre “Surp Araçavoratz Kilisesi.” Protestan Kilisesi kuşkusuz misyonerliğinin zirve noktasıdır, yani kazanılabilecek son mevzi, son kurumsal mekanizmadır. Kilisenin açılışı büyük bir kalabalık ile yapılırken, yine yabancı kaynaklarda görüldüğü üzere, kilisenin açılış konuşmasında Muratça “… asmalarla kaplı tepelerin ve granit kayalıkların ortasında…”bir yer olarak tarif ediliyor.
Elbette, evanjelizm hareketinin beklentilerin üzerinde bir ivme yakalaması bölgede meskûn Katolikleri rahatsız etmiştir ki zaten evanjelizm davasının en önemli muhalifleri onlardır. Ve burada yaşanan hadiseler, tatsızlıklar sonucunda kısmen devletin de gücünü kullanarak bir dizi tedbir alma gerekliliğini doğurmuştur. Bunların sonucunda da Muratça’da Protestanların katlanmak zorunda kaldıkları zulüm ve baskı faaliyetleri gerçekleşmiştir.
Genellikle Protestanlar, maruz kaldıkları zulüm ve baskı faaliyetlerine ilişkin Osmanlı Devlet yöneticilerine çok fazla sorumluluk yüklememişlerdir. Fakat Muratça’da ise durum biraz farklı gelişmiştir. Hatta burada şahit olunan tatsız hadiseler için Papa taraftarlarından ziyade Osmanlı devlet yöneticileri hedef gösterilmiştir.
Ardından kalkışmaya yönelik yürüttükleri gizli faaliyetler. Bunlar devletin önlemek üzere aldığı tedbirler.
Ve sonrasında Osmanlı Devleti’nin son dönemleri. Balkan Savaşları. Ayaklanmalar, Baskınlar, Acı Gözyaşı, Tehcirler.
Ve sonrasında buraya MURATÇA’nın yeni mukimleri geliyor.
 Yugoslavya toprağı olan, Sancak’tan gelen Boşnak göçmenler. Boşaltılan 800 hane Ermeni vatandaşın yerine gelen 50-60 hane.
1915'te başlayan tehcir 8 Şubat 1916 tarihine kadar sürüyor.1918’de Mondros Mütarekesi’nde isteyen Ermenilerin geri dönebileceği kararı çıkıyor. Bu kararnameden sonra Ermenilerden bir kısmı Muratça’ya dönüyor. Döndükten sonra çok büyük sorunlarla karşılaşıyorlar. Zira Balkanlar'da ve Kırım'da katliama uğrayan Müslüman Türk muhacirler boşalmış olan Ermeni köylerine yerleştirilmiş ve yerleştiriliyorlar. Bu konuda birçok şikâyet dilekçesi veriyorlar.
Herkes yerinden yurdundan koparılmış, gelen de bir daha düzeni bozulsun, bir daha buralardan başka yere gönderilsin istemiyor. Bunun sonucunda eski yerleşim alanları harap ediliyor, kesinlikle büyük bir tarihi miras, devlet-millet işbirliği ile yıkılarak yok ediliyor.
Şimdi hâlâ Yugoslavya-Sancak’tan gelen Boşnak göçmenlerin çocukları ve torunları Muratça’da mukimler.
Çocukluklarında buradan büyük şehirlere göç edenler şimdi emekliliklerinde köye dönüşü başlatarak buranın yeni, aydınlık ve çağa uygun, ama atalarının izinde giden mukimleri olmuşlardır.
Atalarından miras aldıkları güzel hasletleri korumaya özen göstermeye devam etmeye kararlılar.
 İşte burası yeni Muratça. Şimdi 1800'lü yıllardaki gibi kalabalık bir kasaba değil, ama çok şirin bir köy.
Şimdi Muratça’da geçmişten bugüne fiziken neler kalmış neler kaybolmuş diye bakınca:
·         Ermeni mezarlığından tek bir mezar taşı dahi kalmamış.
·         Sekiz yüz hanelik kasabadan ortada üç tane tarihi ev ancak bugüne ulaşabilmiş.
·         10-15 metrelik derinliklerde hemen her evin bahçesinde bulunan su kuyularının ise 7-8 tanesi hariç hepsi kapanmış.
·         Döneminin inanılmaz bir altyapı çalışması olan kaldırım ve kanalizasyon sistemi şimdi artık yok.
·         Asmaların bulunduğu alanlar rüzgâr ve toprak erozyonuna yenik düşmüş, çoğunun miadı dolmuş, ömrü tükenmiş, yok olmuş.
·         Protestan Kilisesi’nin izi uzu kalmamış.
·         Katolik Kilisesi’nin sadece bir yıkık duvar kalıntısı bugünlere ulaşmış.
·         Ermenilerin kalkışma-ayaklanma için hazırlandığı söylenen yeraltı tünelleri, yeraltı sığınakları araştırılmamış.
·         Varlığı çok konuşulan kilise hazinesi bulunamamış.
·         Bir görülüp bir kaybolan toprağa emanet edildiği söylenen Kapılı Boğaz’daki silah deposunun sırrı çözülememiş.
·         Granit kayalıklarda Kurt İni ve Koca İn yerli yerinde.
·         Kayalar dimdik ayakta daha da güçlü, çünkü doğa kendini yenilemiş ve her yer kendiliğinden doğal orman bitkileriyle kapanmaya doğru gidiyor.
Atalarının İnhisar’da Sakarya Nehri’nin kuzeyine düşmanı geçirmedikleri, yoldan geçene yoksula el uzattıkları, ikramı seven, dürüst, nazik, saygılı, cömert, sözüne güvenilen insanların yaşadığı köy. “İşte bu köy bizim köyümüzdür.” MURATÇA.
Ve bu köyümüzle ilgili sözlerini yazıp bestesini yaptığım “MURATÇA” adlı müzik eserim şimdi tüm dünyada dijital müzik platformlarında yayındadır.
Eserin Youtube linki eklidir.
 
 
 
Misafir Avatar
İsminiz
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×

banner376

banner375

banner377

banner981